Salı, Ocak 22, 2013
Perşembe, Ocak 17, 2013
t.i.t.n.s
çok da yazma havamda değilim ama yazmam gerek. canım sıkkın.
sigaradan bile tat almıyorum lan artık. hayatım bombok amına koyim. dünyanın en rutin işleyişine sahibim. ve sanırım duvarlar yine üstüme üstüme geliyor. bi' çık git di mi. bi' çık gez. yok işte.
üniversite yıllarını özleyeceğimi biliyordum. "özlemeyeceğim" derken aslında inkar ettiğimi bal gibi özleyeceğimi biliyordum. ama tabi, bir an önce bitsin de gidelim vardı. mecbur vardı. ama işte...
tembelim ben galiba. ciddi ciddi tembelim. toplumun dayatmalarına boyun eğmemek bir kenara da gerçekten tembelim. geçen gün bakkalcı teyze öğüt verdi bana. düdük kadar bakkalı olan ve müşteriyle dolup taşan bakkalcı. şimdilerde ik üç kat büyük market sistemli bakkalı olan bakkalcı teyze, bir işe girmemi önerdi. bir akrabası varmış. o da bilmemne okumuş. şimdi müdürmüş. depodan başlamış. tamam dedim. çıktım. yolda dalgın dalgın düşündüm. sonra dedim ki, siktir et.
makineymişim ben. başkası da makineymiş. psikolog sosyolog makine. bazı insanların bazı dönemlerini atlatmalarına yardımcı ev makinesi. mutfak robotu gibi. ben de bazen dizin üstünde duruyorum. bazen karışık pozisyonlarda. yataktan kalkmaya üşendirecek kadar da zor monte oluyorum bazen. tıkır tıkır sesler çıkıyor üstüme dokununca. güzel müzikler de çalıyorum. ve bunları düğmeye basılana kadar yapabiliyorum. istenildiği zaman kapanabiliyorum.
işimde çok ustayım. her yere gidebiliyorum. her an çalışmaya hazırım. sadece benden isteneni değil istenmeyeni beklenmeyeni de verebiliyorum. karşılığında bir şey beklemiyorum. bekleyemiyorum. çünkü duygusuz makineleri kullanan insanların duyguları var. benden daha iyisini bulduklarında düğmeme basılıp çöpe atılabiliyorum.
kullanıcılarımın bazıları da çok ilginç. sevgili tribine girebiliyorlar. senin bi suçun yok, sorun bende diyeni bile gördüm. ama cevabım ok, bay'dan ileriye gidemedi. çünkü ben duygusuzum.
bazı insanlar çevrelerinde güneş sistemiyle dolaşıyor. sanki evren etraflarında dönüyor.
sigaradan bile tat almıyorum lan artık. hayatım bombok amına koyim. dünyanın en rutin işleyişine sahibim. ve sanırım duvarlar yine üstüme üstüme geliyor. bi' çık git di mi. bi' çık gez. yok işte.
üniversite yıllarını özleyeceğimi biliyordum. "özlemeyeceğim" derken aslında inkar ettiğimi bal gibi özleyeceğimi biliyordum. ama tabi, bir an önce bitsin de gidelim vardı. mecbur vardı. ama işte...
tembelim ben galiba. ciddi ciddi tembelim. toplumun dayatmalarına boyun eğmemek bir kenara da gerçekten tembelim. geçen gün bakkalcı teyze öğüt verdi bana. düdük kadar bakkalı olan ve müşteriyle dolup taşan bakkalcı. şimdilerde ik üç kat büyük market sistemli bakkalı olan bakkalcı teyze, bir işe girmemi önerdi. bir akrabası varmış. o da bilmemne okumuş. şimdi müdürmüş. depodan başlamış. tamam dedim. çıktım. yolda dalgın dalgın düşündüm. sonra dedim ki, siktir et.
makineymişim ben. başkası da makineymiş. psikolog sosyolog makine. bazı insanların bazı dönemlerini atlatmalarına yardımcı ev makinesi. mutfak robotu gibi. ben de bazen dizin üstünde duruyorum. bazen karışık pozisyonlarda. yataktan kalkmaya üşendirecek kadar da zor monte oluyorum bazen. tıkır tıkır sesler çıkıyor üstüme dokununca. güzel müzikler de çalıyorum. ve bunları düğmeye basılana kadar yapabiliyorum. istenildiği zaman kapanabiliyorum.
işimde çok ustayım. her yere gidebiliyorum. her an çalışmaya hazırım. sadece benden isteneni değil istenmeyeni beklenmeyeni de verebiliyorum. karşılığında bir şey beklemiyorum. bekleyemiyorum. çünkü duygusuz makineleri kullanan insanların duyguları var. benden daha iyisini bulduklarında düğmeme basılıp çöpe atılabiliyorum.
kullanıcılarımın bazıları da çok ilginç. sevgili tribine girebiliyorlar. senin bi suçun yok, sorun bende diyeni bile gördüm. ama cevabım ok, bay'dan ileriye gidemedi. çünkü ben duygusuzum.
bazı insanlar çevrelerinde güneş sistemiyle dolaşıyor. sanki evren etraflarında dönüyor.
Pazartesi, Ocak 14, 2013
iz bırakanlar
laptopa geçip eski dosyaları kurcalarken buldum bunu. iyi ki saklıyorum eskileri. durduk yere adamın amına koyuyor ama olsun. iyiler.olan sana olucak..aslında hayat o kadar güzel ki yaşamasını bilene..ben gittim gördüm ve hayatı tercih ettim geri döndüm..ben sadfece benim ve ne için olursa olsun hadi insanları da siktiret.. sadece kendini yaşamasını bil!! hayat inanılnmaz acısı bile çok güzel...yaşamasını bilene..
sana şunu sööliim hayatın zevklerini yaşamasını bil..ama bu demek değildir ki yanlızlığından kaç..kaçamazsın..şunu da sööliiiim bi yerlerde bi şekilde neyse o insanı bulacaksın..ama aramassan..birden karşına çıkacak..bu hayat böle.. ve ciddiye almamak lazım..zevkini çıkar..sev sevil.seviş..neyse artık sadece kendini al..kimse gelmese bile senle kendinle arkadaş ol..ben öyleyim kendimi çok seviyorum yanlız içmek kolay değildir bilirsin ama ben yanlız içmekten bile keyif alıyorum..kendini sev seni sevevn de olacaktır..ama ben anet bi herifim dersen ... dememelisin..deme!
destina'ya aitti bu sözler. en az yedi senesi var. hatta dur bakayım... üniversitenin ilk senesi? 2003 müydü... vay amk. ciddi ciddi yaşlanmışım arkadaş.
şehir ve yaşam tarzı değiştirmenin, açılıp saçılmanın ve siktiğimin bölümünün biriktirdiği bunalımla ne hallere gelmişim. derkeen beyaz atlı prenses geliyor. gerçi onun atı siyah olurdu muhtemelen- neyse olsun. esas kız. kurtarıcı. yalnızlığımı paylaşıyor mu? paylaşıyor. ilaç gibi geliyor mu? geliyor. beni anlayanın bi'tek o olduğunu hissettiriyor. yalnızlık paylaşılmaz ama pek de yalnız olmadığımı düşündürüyor. hissettiriyor. ve bir gün gidiyor. "ben yalnızım pcodea, yalnızlık içime işlemiş. kaç gündür hastaydım, yoktun. hep aynı şey" diyerek gidiyor. ve ben yine yalnız. 2002'den öte biriken yalnızlık çöplüğü. hüzün ve nefret gökdelenime bir kat daha.
ama insan unutamıyor işte. bak hala aklımda. imkanı var mı sence unutmanın? tenimiz bir kere bile değmedi. gözlerimizin içine bir kez bile bakamadık. iyi ki varsın cümlelerini duyamadık birbirimizden. ama kaç gece sabahladık dertleşerek... kaç bunalımdan kusma haddine geldiğim sefer söktü aldı zehrimi... unutulmuyor işte. seviştiğim onca kadının tırnak izleri kapanmasına rağmen bunlar unutulmuyor.
zaman mekan önemli mi sanki?
bedenlerin değmesi...
ada vapuru...
heybeli'nin maltepe manzarası...
hangi birinde yanımdaydın? hangi birinin izi daha derindi...
ufacık
küçücük bi'şey bile bana seni hatırlatmaya yetiyor.
cevahir ve yağmur
yolu bitmeyen pendik otobüsü
iskenderun
muğla'da bir otel odası
kordon'daki küçük sinema...
hangi biri unutulabilir? hiç biri...
unutulmuyor işte. anılar unutulmuyor. unutulmasın da zaten. insana güç veren onlar değil mi...
trabzon'da vize haftası. işyerinden izin almışım bir kaç günlüğüne. pansiyondan bozma bir misafir evinde kalıyorum. neyse ki şanslıyım, iki kişilik odaya, piyango bir misafir yok. son seneler, okulda artık arkadaş kalmadı. ilk senelerde de pek yoktuya... okul-pansiyon yapıyorum. okul - yemek - yatak. yalnızlık artık içime yuva yapmış. beni dış dünyaya bağlayan tek şey telefonum. odamın kapısı bir balkona açılıyor. genişliği oda kadar, boyu otuz elli santim. dışarı bakıyorum. berbat bir şehir.
derken kavga ediyoruz. ve gidiyor. henüz gelmeden gidiyor. hayallerimi'zi de alıp öylece, soğukkanlılıkla gidiyor. öldüresiye sinirliyim. siniri siktir edip hayalkırıklığımla başbaşa kalıyorum.
insan çok sevdiği yakınını kaybederya. ya da evi yanar. veya şirketi iflas eder.
insanın hayat eğrisi düz bir çizgide giderya. işte o çizgi bir yerde kırılır. tıpkı bir binanın çökmesi gibi. uçarken kanatların yok olması gibi... ayda zıplarken kendini bir anda yeryüzünde bulması gibi...
raydan çıkmak gibi...
işte benim kanatlarım da raylarım da hayallerimdi.
hayallerimi aldığında olmayan köprünün ortasında buldum kendimi.
o kadar ani oldu ki bu
tutunacak ne bir dal bulmaya fırsatım oldu
ne de yeni bir kanat...
artık bütün çengelli iğneler bana seni hatırlatacak.
masamdaki siyah tükenmez kalem hep seni çizecek.
ankara'ya gidemeyeceğim.
sarıdan daha çok nefret edeceğim...
...
allah beni ağlayamasın diye yaratmış olmalı. en duygulu anımda şu oluyor: hıakkk!! bir duygu patlaması, bir boşalma. hapşırır gibi bir eylem ve gözlerden dangalak bir kaç damla. dudaklarımın titremesi. ağlayamıyorum ben. gülmek çok zor, biliyorum. ama ağlayamıyorum ben.
o gece abartısız yarım saat ağlamışımdır. belki de ilk defa. içim acıyor diye ilk defa. öyle iyi geldi ki.
nasıl başlayabildim inan bilmiyorum. ama başladım işte. ve durduramadım artık. insanın ağlaması sanırım düşüncelerinden besleniyor. düşündükçe ağladım. ağladığıma ağladım. kendime, herkese ağladım. öyle iyi geldi ki...
daha fazla ayrıntıya inmeyeceğim. bu da bugünkü son hikayem;
bir çocuk vardı. güzeldi sanki ve senindi. gözlerinde saklı bir 'belki' ve senindi. anladı bir gün bitermiş her şey. ve bitti. o kız varya o sendin sanki ve deliydi. uyusaydı büyürdü belki ve deliydi. derdi ki; "yarın bitermiş her şey". ve bitti.
artık ankara bana seni hatırlatacak.
ve ben oraya ayak basamayacağım.
tıpkı senden öncekini unutamayıp basamadığım gibi
Cumartesi, Ocak 12, 2013
yirmi dokuz ekim p1
son otobüsü bekliyorum. hatırlamıyorum, en az yarım saat geçmiştir. gelmiyor. üsküdar'dan gitmeye karar veriyorum. gelen ilk otobüse biniyorum. çok seviyorum kulaklıklarımı.
nihayet kadıköy'e ulaştığımda toplanma ve kalkış saatine çok var. yaklaşık bir saat. son ses fit for rivals'ın crash'ını çalarken kendimi aksiyon filminde hissediyorum. hep böyle hissederim. müzik harika bi' gaz verir bana. müzik çalıyor. ve ben dokunulmazım, durdurulmazım.
haldun taner sahnesi'ne varmam on dakikamı alıyor. arkadan dolaşıyorum. henüz kimse gelmemiş. bir-iki genç grup var. yüksek saksılı bir ağacın dibine oturup sigara yakıyorum. ardından bir tane daha. yavaş yavaş insanlar geliyor. bir sigara daha. kalkış zamanına beş dakika kala görevli görünümlü bir kız geliyor, yanında biri daha. elinde listeler var. sanırım yolcu listeleri. tek tek bağırıyor. ismim bu listede değil. etrafına toplanan kalabalıktan "ben okunmadım" şikayetleri. kız, kutlamacılara açıklama yapıyor. çok geçmeden ilk grubu yönlendirdiği araca doğru ilerliyor.
yine çok geçmeden geri geliyor, ikinci grubu çağırmaya. listede yine yokum. benimle birlikte başkaları da yok. bunu tartışırlarken ve ben konuşulanları dinlemeye çalışırken bir çocuk geliyor. "araçlarımıza el kondu, gelin arkadaşlar" diyor. takip ediyoruz. otobüsün içinde yolcular, ön tarafta bir polis şoförü sıkıştırıyor. arabanın önünde bir kaç kişi var. ne olduğunu anlamadan otobüsü durdurmaya çalışıyoruz. biri "hey, içerde yolcular var. nereye?" diye bağırıyor.
bir şeyler oluyor. kimse tam olarak bilmiyor. tek bilinen bir şey var: hep birlikte ankara'ya gideceğiz. bir karambol yaşanıyor. kimse ne yapılması gerektiğini bilmeden bağırıp çağırıyor. sloganlar, sitemler... sonunda bizi çağıran çocuk pes edip bizi arkadaki otobüse yönlendiriyor. herkes yerleşme derdinde arkaya doğru çaktırmadan aceleyle ilerliyor. otobüsü dolduruyoruz bir şekilde. çok geçmeden aynı çocuk "arkadaşlar, inelim. son bir eylem koyup dönüyoruz."
iniyoruz. otobüsün önünü kapatıyoruz. şoför gıdım gıdım ilerleme peşinde. bir amca tekerleklerin çok az yakınına çöküp yatıyor. böyle böyle beş-on dakika harcıyoruz. polis şefi bizi ikna edemiyor. olaylar büyüyor ve caddenin tamamını kapatıyoruz. bir kaç kamera ışığı görüyorum o kargaşada.
sonunda çevik kuvvet geliyor. sahil tarafında kaldırımların biraz önü, otobüs hizasında bir çizgi oluşturuyor. kalabalığı adım adım caddenin bölmesine doğru itmeye başlıyor. fakat haber bültenlerinde "tanıtım"ını yaptıkları tekniklerle değil. bayağı bildiğin şeffaf kalkanlarını ittire ittire. kadınlar ve yaşlıları geçi çekiyoruz. yerimizi korumaya çalışıyoruz. parça halinde geri püskürtüldüğümüzü eşsiz bir telepati ile anlayıp kollarımızı birbirine geçiriyoruz. artık daha güçlüyüz. yan durup omuzlarımla kalkanları ittirmeye çalışırken bacaklarıma tekmeler yiyorum. hem komik hem acı anlar. karşımdakinin kimin polisi olduğuna, cumhuriyeti korumak için yemin etmiş adamın cumhuriyet bayramı'nı kutlamaya giden adamın aracına el koyup -buna karşı çıktığında böyle bir muamele yapmasına şaşırıyorum.
itiş kakış üç dört dakika böyle gidiyor. polisin sabrı taştığının farkındayım. ama yapacak bir şey yok. direneceğiz. arkamdaki kadın "artık dur" diyor. tamam artık, dur... dinlemiyorum. direnişe devam. bir iki dakika daha böyle geçiyor. en az beş adım bizi püskürttüler. bizim de dayanacak sabrımız ve gücümüz kalmıyor artık, durumdan sıkılıyoruz. durun! seslerine kulak asıyorum. bir yarım dakika böyle. sonunda kendime gelip, polisin olduğu yerde durduğunu ve benim ittirmeye çalıştığımı farkediyorum.
duruyoruz. polis şefinden söz alıyoruz. bakacaklar... görevli çocuğun da elinden bir şey gelmiyor. bizi sahile doğru yönlendiriyor. acele tarafından bir basın bülteni hazırlanıyor, bir kağıt parçasına. okunuyor. bekliyoruz. bir şeyler yapılacak.
bekliyoruz.
bir saat geçiyor. elinde imkanı olanlar şahsi olarak gidiyor, arabalarını doldurup.
bekliyoruz.
elinde imkanı olanlar servis araçları, minibüsler vb. arıyorlar.
bekliyoruz. ve hala polis bizi bekliyor. atatürk'ün anıtındayız. bekliyoruz.
saat ilerliyor. sonunda biri çıkıp altı küçük otobüsün yolda olduğunu söylüyor. tanıdıkmış. aniden organizasyon ayarlıyoruz. üçlü beşli gruplara ayrılıp buluşma noktalarına dağılıyoruz. bu arada trabzon tgb'den bir arkadaşa rastlıyorum. konuşuyoruz.
grubumla bir taksiye binip, carrefour'un önündeki altgeçitte iniyoruz. arkamızdan başka bir taksi. ve bir tanesi daha. saat iki civarı. yol boş. bir grup insan yürüyor. buluşma noktası. bekliyoruz. bekledikçe insan yığılıyor. artık 40-45 kişiyiz. yolun kenarında öyle belirginiz, öyle kabak gibiyiz ki insanları ara sokaklara yönlendiriyorum. artık görevlimiz yok, bu işi ben üstleniyorum.
bekliyoruz. yaklaşık bir saat. sonradan ayarladığımız araçlar trafikte yakalanıyorlar. son biri kalmış yakalanmayan. onu bekliyoruz. aramızdan ayrılanlar oluyor, saatlerce büyük bir sabır ve inatla beklememize rağmen. kimse istemiyor aslında evine dönmek.
sınırlı sayıda koltuk. kimin gideceğine karar vermeye çalışıyoruz. ve tekrar bölünüyoruz. kimileri harem'e gidiyor. kimileri tekrar evlerine. artık 30-35 kişiyiz. önce yaşlıların binmesine karar veriliyor -gençler nasılsa bir yolunu bulur. sonra karar değişiyor -orada bizi neyin beklediğini bilmiyoruz. aileler ve yaşlılar gönülsüz kopuyor. tekrar bölünüyoruz. 13 kişilik yer var 20 kişiyiz. karar verdik ayakta gideceğiz.
bekliyoruz ve ilerliyoruz. araç bize gelemiyor biz araca gidiyoruz. geldiğimiz yolu geri yürüyoruz. numune hastanesi'nin içinden e5'e çıkacağız. demiryolunun üstünden geçerken "biz ne yapıyoruz" diyorum. saat üç. hastanenin içinden geçerken güvenlik bizi izliyor. otobüsü buluyoruz, nihayet.
şoför ayakta yolcu imkansız diyor. tekrar bölünüyoruz. sabaha karşı e5'te insan bırakmak zorunda kalıyoruz. ve yola çıkıyoruz. kutlamaya başlamadan yorulduk. fakat sanırım bu daha bir şey değil. ankara'dayız.
hikayemi bitirmeye üşendim. laptop da sıcaktan pişmek üzere. daha sonra tamamlarım.
youtube'un da sikilmesi hiç iyi olmadı. zaten bilgisayarda müzik yok. nasıl sinir oluyorum.
not: blogumu takip etmeyi bırakmalısın artık. oldum ben. soğudum ve eski kırıcı, adeta sikip atıcı yazılarıma geri döneceğim. genelde böyle yaparım. artık okumamalısın.
edik: youtube'a girememe sorununu çözdüm. ağlayabilirim -becerebilirsem. müziksiz ben ölürüm galiba.
nihayet kadıköy'e ulaştığımda toplanma ve kalkış saatine çok var. yaklaşık bir saat. son ses fit for rivals'ın crash'ını çalarken kendimi aksiyon filminde hissediyorum. hep böyle hissederim. müzik harika bi' gaz verir bana. müzik çalıyor. ve ben dokunulmazım, durdurulmazım.
haldun taner sahnesi'ne varmam on dakikamı alıyor. arkadan dolaşıyorum. henüz kimse gelmemiş. bir-iki genç grup var. yüksek saksılı bir ağacın dibine oturup sigara yakıyorum. ardından bir tane daha. yavaş yavaş insanlar geliyor. bir sigara daha. kalkış zamanına beş dakika kala görevli görünümlü bir kız geliyor, yanında biri daha. elinde listeler var. sanırım yolcu listeleri. tek tek bağırıyor. ismim bu listede değil. etrafına toplanan kalabalıktan "ben okunmadım" şikayetleri. kız, kutlamacılara açıklama yapıyor. çok geçmeden ilk grubu yönlendirdiği araca doğru ilerliyor.
yine çok geçmeden geri geliyor, ikinci grubu çağırmaya. listede yine yokum. benimle birlikte başkaları da yok. bunu tartışırlarken ve ben konuşulanları dinlemeye çalışırken bir çocuk geliyor. "araçlarımıza el kondu, gelin arkadaşlar" diyor. takip ediyoruz. otobüsün içinde yolcular, ön tarafta bir polis şoförü sıkıştırıyor. arabanın önünde bir kaç kişi var. ne olduğunu anlamadan otobüsü durdurmaya çalışıyoruz. biri "hey, içerde yolcular var. nereye?" diye bağırıyor.
bir şeyler oluyor. kimse tam olarak bilmiyor. tek bilinen bir şey var: hep birlikte ankara'ya gideceğiz. bir karambol yaşanıyor. kimse ne yapılması gerektiğini bilmeden bağırıp çağırıyor. sloganlar, sitemler... sonunda bizi çağıran çocuk pes edip bizi arkadaki otobüse yönlendiriyor. herkes yerleşme derdinde arkaya doğru çaktırmadan aceleyle ilerliyor. otobüsü dolduruyoruz bir şekilde. çok geçmeden aynı çocuk "arkadaşlar, inelim. son bir eylem koyup dönüyoruz."
iniyoruz. otobüsün önünü kapatıyoruz. şoför gıdım gıdım ilerleme peşinde. bir amca tekerleklerin çok az yakınına çöküp yatıyor. böyle böyle beş-on dakika harcıyoruz. polis şefi bizi ikna edemiyor. olaylar büyüyor ve caddenin tamamını kapatıyoruz. bir kaç kamera ışığı görüyorum o kargaşada.
sonunda çevik kuvvet geliyor. sahil tarafında kaldırımların biraz önü, otobüs hizasında bir çizgi oluşturuyor. kalabalığı adım adım caddenin bölmesine doğru itmeye başlıyor. fakat haber bültenlerinde "tanıtım"ını yaptıkları tekniklerle değil. bayağı bildiğin şeffaf kalkanlarını ittire ittire. kadınlar ve yaşlıları geçi çekiyoruz. yerimizi korumaya çalışıyoruz. parça halinde geri püskürtüldüğümüzü eşsiz bir telepati ile anlayıp kollarımızı birbirine geçiriyoruz. artık daha güçlüyüz. yan durup omuzlarımla kalkanları ittirmeye çalışırken bacaklarıma tekmeler yiyorum. hem komik hem acı anlar. karşımdakinin kimin polisi olduğuna, cumhuriyeti korumak için yemin etmiş adamın cumhuriyet bayramı'nı kutlamaya giden adamın aracına el koyup -buna karşı çıktığında böyle bir muamele yapmasına şaşırıyorum.
itiş kakış üç dört dakika böyle gidiyor. polisin sabrı taştığının farkındayım. ama yapacak bir şey yok. direneceğiz. arkamdaki kadın "artık dur" diyor. tamam artık, dur... dinlemiyorum. direnişe devam. bir iki dakika daha böyle geçiyor. en az beş adım bizi püskürttüler. bizim de dayanacak sabrımız ve gücümüz kalmıyor artık, durumdan sıkılıyoruz. durun! seslerine kulak asıyorum. bir yarım dakika böyle. sonunda kendime gelip, polisin olduğu yerde durduğunu ve benim ittirmeye çalıştığımı farkediyorum.
duruyoruz. polis şefinden söz alıyoruz. bakacaklar... görevli çocuğun da elinden bir şey gelmiyor. bizi sahile doğru yönlendiriyor. acele tarafından bir basın bülteni hazırlanıyor, bir kağıt parçasına. okunuyor. bekliyoruz. bir şeyler yapılacak.
bekliyoruz.
bir saat geçiyor. elinde imkanı olanlar şahsi olarak gidiyor, arabalarını doldurup.
bekliyoruz.
elinde imkanı olanlar servis araçları, minibüsler vb. arıyorlar.
bekliyoruz. ve hala polis bizi bekliyor. atatürk'ün anıtındayız. bekliyoruz.
saat ilerliyor. sonunda biri çıkıp altı küçük otobüsün yolda olduğunu söylüyor. tanıdıkmış. aniden organizasyon ayarlıyoruz. üçlü beşli gruplara ayrılıp buluşma noktalarına dağılıyoruz. bu arada trabzon tgb'den bir arkadaşa rastlıyorum. konuşuyoruz.
grubumla bir taksiye binip, carrefour'un önündeki altgeçitte iniyoruz. arkamızdan başka bir taksi. ve bir tanesi daha. saat iki civarı. yol boş. bir grup insan yürüyor. buluşma noktası. bekliyoruz. bekledikçe insan yığılıyor. artık 40-45 kişiyiz. yolun kenarında öyle belirginiz, öyle kabak gibiyiz ki insanları ara sokaklara yönlendiriyorum. artık görevlimiz yok, bu işi ben üstleniyorum.
bekliyoruz. yaklaşık bir saat. sonradan ayarladığımız araçlar trafikte yakalanıyorlar. son biri kalmış yakalanmayan. onu bekliyoruz. aramızdan ayrılanlar oluyor, saatlerce büyük bir sabır ve inatla beklememize rağmen. kimse istemiyor aslında evine dönmek.
sınırlı sayıda koltuk. kimin gideceğine karar vermeye çalışıyoruz. ve tekrar bölünüyoruz. kimileri harem'e gidiyor. kimileri tekrar evlerine. artık 30-35 kişiyiz. önce yaşlıların binmesine karar veriliyor -gençler nasılsa bir yolunu bulur. sonra karar değişiyor -orada bizi neyin beklediğini bilmiyoruz. aileler ve yaşlılar gönülsüz kopuyor. tekrar bölünüyoruz. 13 kişilik yer var 20 kişiyiz. karar verdik ayakta gideceğiz.
bekliyoruz ve ilerliyoruz. araç bize gelemiyor biz araca gidiyoruz. geldiğimiz yolu geri yürüyoruz. numune hastanesi'nin içinden e5'e çıkacağız. demiryolunun üstünden geçerken "biz ne yapıyoruz" diyorum. saat üç. hastanenin içinden geçerken güvenlik bizi izliyor. otobüsü buluyoruz, nihayet.
şoför ayakta yolcu imkansız diyor. tekrar bölünüyoruz. sabaha karşı e5'te insan bırakmak zorunda kalıyoruz. ve yola çıkıyoruz. kutlamaya başlamadan yorulduk. fakat sanırım bu daha bir şey değil. ankara'dayız.
hikayemi bitirmeye üşendim. laptop da sıcaktan pişmek üzere. daha sonra tamamlarım.
youtube'un da sikilmesi hiç iyi olmadı. zaten bilgisayarda müzik yok. nasıl sinir oluyorum.
not: blogumu takip etmeyi bırakmalısın artık. oldum ben. soğudum ve eski kırıcı, adeta sikip atıcı yazılarıma geri döneceğim. genelde böyle yaparım. artık okumamalısın.
edik: youtube'a girememe sorununu çözdüm. ağlayabilirim -becerebilirsem. müziksiz ben ölürüm galiba.
Cuma, Ocak 11, 2013
aşkın gözü kör mü
ergen gibi şarkı sözü bloglamayı sevmiyorum ama bu şarkı bloglanmayacak gibi değil:
haykırsan dünyaya anlamazlar derdini
haykırsan dünyaya anlamazlar derdini
yaşamak güzel deyip de aldatma kendini
seni hiç arayıp sormasa sevginin farkına varmasa
başkalarının gözüne daha tatlı bakıyorsa
bak bakalım o zaman neşeli geçiyor mu zaman
yoksa kırılıp bu hayata küser mi hemen insan
ne dersin
aşkın gözü kör mü acaba uyan artık bitti bu rüya
seviyor sevilmiyorsun boşver aldırma
ne dersin
aşkın gözü kör mü acaba uyan artık bitti bu rüya
seviyor sevilmiyorsun boşver aldırma
haykırsan dünyaya anlamazlar derdini
seviyor beni deyip de aldatma kendini
yanına geldiği anda kalbi bir başkasındaysa
bir de sevdiği kıza taptığını sana anlatsa
bak bakalım o zaman neşeli geçiyor mu zaman
yoksa kırılıp bu hayata küser mi hemen insan
ne dersin
aşkın gözü kör mü acaba uyan artık bitti bu rüya
seviyor sevilmiyorsun boşver aldırma
ne dersin
aşkın gözü kör mü acaba uyan artık bitti bu rüya
seviyor sevilmiyorsun boşver aldırma
saç, mala ve mak
annemin gideceğimi bu kadar kabullendiğini hiç görmemiştim. kadın resmen gitmeme hazırlık yapıyor, bir yandan son bir umut evde tutarım diye üstüme titriyor. ama anne boşuna uğraşıyorsun.
esra erol'a gitmeye karar verdim.
antalya'da sanayi mühendisliği okuyacağım
ve snowboard kulübüne katılacağım.
işemek ve sıçmak çok güzel.
bu sabah ve tüm gün hava öyle güzeldi ki
şu an fırtına intikamını alıyor.
saçmalamak çok güzel. saçmalamayı severim. şeyler- henüz sıcakken ciddi konuştuğumda çok kırıcı olabiliyorum. en iyisi susmak, saçmalamaya devam etmek.
bilirim, çok şey istersin sen.
esra erol'a gitmeye karar verdim.
antalya'da sanayi mühendisliği okuyacağım
ve snowboard kulübüne katılacağım.
işemek ve sıçmak çok güzel.
bu sabah ve tüm gün hava öyle güzeldi ki
şu an fırtına intikamını alıyor.
saçmalamak çok güzel. saçmalamayı severim. şeyler- henüz sıcakken ciddi konuştuğumda çok kırıcı olabiliyorum. en iyisi susmak, saçmalamaya devam etmek.
bilirim, çok şey istersin sen.
Perşembe, Ocak 10, 2013
Çarşamba, Ocak 09, 2013
ayır bizi boğaziçi
bu sabah telefonumun sesiyle uyandım. arayan fatih'ti. biraz konuştuk. eğlendik. yorganı çektim perdeyi açıp dışarıya baktım. ortalık cıvıl cıvıl.
yok öyle bi'şey.
sabah kafam yastığa gömülüyken fısıltı gibi babamın sesini duydum. her sabahki gibi uyandırma servisi görevindeydi. saat kim bilir kaç. bir şeyler söyledi. tabi ki anlamadım. kafamı kaldırır gibi yaptım. gitti. iki saniye sonra kafamı tekrar gömdüm yastığa. yorganın dışı öyle soğuktu ki.
sanki beş dakika geçmiş gibi tekrar uyandım. babamın sitemiyle. "ohoo" dedi. bu sefer daha uyanıktım. ama hala uyku sersemi. "kalk" muhabbetinden sonra biraz daha kendime geldim, yatakta doğruldum. mükemmel bir acelesi varmış gibi -her zaman böyledir- aniden dışarı yöneldi. çok küçük bir sesle "hemen gittin de sanki ben yine kafayı koyamıyorum geri" dedim. bir şeyler dedi, yine duymadım anlamadım.
kalkıp bilgisayarı açtım. bakındım oraya buraya. kahvaltı hazırladım. saralleli ekmek ve kahve.
evlilik programlarında bugün "stüdyoda gerginlik" temaları hakimdi. ne tesadüftür, her ikisinde birden aynı konular. hayat ne garip. oyunlar, piyesler.
bir ara rom'daki yapmam gereken şeyi yapmak üzere yukarı çıktım. kardeşim bilgisayarın başında sikik şarkılar dinliyordu. kalkmasını söyledim. orayı burayı kapatmaya çalıştı. "acelem var iki dakka sonra girersin yine" deyip kaldırdım. işimi halletmeden önce bir yazı okudum. dokundu. işimi hallettim. bir melankoli sahnesi.
aşağı indim. çok geçmeden amcam geldi. içimden "bana bulaşmasa" dedim. gerçi artık o da iyi biliyor bana bulaşılmayacağını. o gitti. annem geldi. tamam dedim sıçtım artık. her zaman yaptığı şeyin karesini alıp tekrar yapacak. "neyin var"... bir şeyler sordu. sordu, sordu. neyse ki "sayı sayıyorum bi' dur." diyebildim. yemek yapmasını söyledim. çıktı.
işimi bitirip ben de çıktım yukarı. yemek hazırmış. annem havuç isteyip istemediğimi sordu. istemedim. aslında daha sonra canım çekip rendenin temizlendiğini görmeme rağmen fikir değiştirmiş gibi isteyecektim. istedim ama boş ver dedim. düşüncelerimi içimde tutamıyorum ben.
ısıtıcıyı çalıştırdım. yemeğimi hazırlayıp odama gittim. annem suyu ne yapacağımı sordu.
- içicem.
- kaynar su mu içicen?
- hayır ılık su içicem.
odadan içeri girdi, boyunluk taktığımı daha önce de görmesine rağmen;
- boğazın mı ağrıyo senin?
- evet.
- ilaç alim mi?
- al.
cevaplarımın net ve bitirici olduğu kadar annemin soruları (her zamanki gibi) heyecanlı ve sürekliliğini korur şekildeydi.
- adı neydi senin ilacının?
- penos.
- kaç paraydı?
- on küsür.
git artık, git anne.
doldurduğum yarım tabağın yarısını yedim, kaldırdım mutfağa. babamın daha önce kullandığı ilacı aldım. çıkmak için hazırlanmaya başladım. uzun çorap almaya yukarı çıkarken ben ne yapacaktım diye düşündüm yolda. odama varana kadar bulmalıydım bunu! çorapları aldım, dize kadar çıkanlardan. annem banyodaydı. giderayak sorgudan kurtuldum. çizmelerimi giydim. çok seviyorum onları, özellikle karın yirmi santimi bulduğu günlerde.
iyi akşamlar dileyip girdim içeri. dolaplara bakındım. bulamayıp sordum mecburen:
- dark var mı?
- kaç tane?
- bir.
çıkardı. bir de selpak istedim ve beş lira uzattım. "beş yirmi beş" diye bir ses. 5,25. yazıyla beş yir mi beş. içmeyeli neler olmuş. normali de yoktu zaten. kahveli vardı. onu bulduğuma şükretmeli.
parka yöneldim. betondan top sahalarını ışıklandırmışlar. çok gereği vardı sanki. manzaramı bozuyor! her şeye rağmen güzelsin be boğaziçi... ilaç gibisin.
boş şişeyi çöpe atıp sağlık ocağının karşısındaki eczaneye yöneldim. istek katsayısı alkolün etkisini gerçekten çok değiştiriyor. kapıyı usulca açarak içeri girdim. saatlerdir dışarıdaymış hatta bir yerlerde mahsur kalmışım gibi etrafa bakındım, gözlerim güvenlik kamerası arıyordu. sağdaki masada oturan kıza yaklaştım. sarhoş sarhoş bir şeyler sordum.
- merhaba, boğaz için ilaç var mı?
- sprey mi, antibiyotik mi?
- iyileştiren bi'şey.
sesinde hiç değişiklik yoktu. rafların birinden, yukarda olanlarından bir şeyler arandı. bunu yaparken onu süzüyordum. bir kaç dakika sonra olacakları düşünüyordum. o da bunu bildiğinden uzun tuttu aramasını. bir ilaç çıkarıp uzattı. alırken eline dokundum, geri çekmedi. ilacı tezgaha bıraktırıp elini tuttum. dokunuşumda özür dileyici bir sertlik vardı.
- sevgilin var mı?
- var.
olup olmamasının bir önemi yoktu. bunu o da biliyordu. gözlerimi tekrar binanın köşe duvarlarında gezdirdim hızlıca.
- kamera yok.
gülümsemesini gizleyemedi. kolundan tutup arkaya sürükledim. beni hafifçe itip ışıkları kapattı. döner dönmez koşmaya başlayıp üzerime atladı. kucağımda arka odaya ilerlerken bir yandan dudaklarından kurtulup önümü görmeye çalışıyor bir yandan üstündeki gereksiz şeyleri çıkarıyordum.
...
kapıyı açtığımda her zamanki gibi annem dikildi karşıma. eve dönüş sorgusu. gripten ölecek kadar burnu tıkalı olsa kokuyu alır. bira ve kadın kokusu. sorduğu sorular fon müziği gibi gelirken üzerimi çıkarıyordum. bugün kursu vardı, neden gitmedin ki be kadın ne işin var evde.
- anne çık dışarı canım sıkkın.
birileri benim blog'a google'dan arayarak giriyor. bunu biliyorum. bilmesi gereken kimse ya da bunu bilmesi gerekiyor mu bilmiyorum
ama
bunları salt kendim için yazıyorum.
bence böyle günlük gibi olmuyor. kısa hikayelerime geri dönmeliyim...
not: seni seviyorum.
kaybedenler kulübü baş starı, s237
Umursamıyordum onu. Çünkü biliyordum ki, tekrar kaptırdığım vakit, tekrar kör kuyuma merhaba diyecektim. Oyunlar, çoğalan arkadaşlarım sayesinde kuyudan çıkmış gibi oldum sanki. Öyle hissettim en azından. Belki de onlar indi yanıma rahatladım. Arkadaşlarım gittiğinde yanımdan ve kuyunun karanlığını hissettiğimde tüm bedenimde, alkole verdim kendimi. Gökyüzünü gördüm. Kuyunun uzunluğu sınırsız değildi biliyordum. Yukarda bir yerlerde çıkış vardı. Ve ben içtikçe, o çıkışı görüyordum. Çıkamıyordum, fark etmezdi. Işığı görüyordum, o içimi ısıtıyordu. Ada ile tekrar başlamamız, kuyuya sarkıtılan ipte sürekli sallanmamdan öteye gitmeyecekti. Kendimi zorlayıp iki metre yukarı çıkacaktım, sonra ellerim parçalanacaktı orada kalabilmekten ya da yukarı daha yukarı çıkabilmek için.
vapurlar falan
hayat ne garip lan...
geçmiş hayatın,
geçmiş sen,
geçmişin
gelip seni buluyor.
sonra sen onda kendini buluyorsun...
yok yok. gerçekten ben ben değilim.
geçmiş hayatın,
geçmiş sen,
geçmişin
gelip seni buluyor.
sonra sen onda kendini buluyorsun...
yok yok. gerçekten ben ben değilim.
bazı yalanlar...
yorgun görünüyorsun, biraz uzan istersen,
sever gibi yapma artık, daha henüz vakit varken...
birkaç yaralı ruh,
birkaç bira şişesi,
elimizde bunlar var,
mutlu olmaya yetmezki,
Yalanlarımız güzel, inanması zevkli...
Bir şey sevmeye değerse ölmeye de değer mi?
Birkaç uyku hapı,
Birkaç kıskançlık krizi
sever gibi yapma artık, daha henüz vakit varken...
birkaç yaralı ruh,
birkaç bira şişesi,
elimizde bunlar var,
mutlu olmaya yetmezki,
Yalanlarımız güzel, inanması zevkli...
Bir şey sevmeye değerse ölmeye de değer mi?
Birkaç uyku hapı,
Birkaç kıskançlık krizi
Elimizde bunlar var,
Mutlu olmaya yetmez ki,
Mutlu olmaya yetmez ki...
Bazı yalanlar güzel,
Bazı gerçekler acıymış.
Bazı ölümler uzun,
Bütün hayatlar kısaymış.
Çalışmış kaybetmiş,
Koşmuş yorulmuştuk.
Birbirimize içmeden dokunamaz olmuştuk.
Bikaç kalp ağrısı,
Birkaç imdat çağrısı
Mutlu olmaya yetmez ki,
Mutlu olmaya yetmez ki...
Bazı yalanlar güzel,
Bazı gerçekler acıymış.
Bazı ölümler uzun,
Bütün hayatlar kısaymış.
Çalışmış kaybetmiş,
Koşmuş yorulmuştuk.
Birbirimize içmeden dokunamaz olmuştuk.
Bikaç kalp ağrısı,
Birkaç imdat çağrısı
Elimizde bunlar var
Mutlu olmaya yetmez ki,
Mutlu olmaya yetmez ki…
Mutlu olmaya yetmez ki,
Mutlu olmaya yetmez ki…
Bazı yalanlar güzel,
Bazı gerçekler acıymış.
Bazı ölümler uzun,
Bütün hayatlar kısaymış...
Bazı gerçekler acıymış.
Bazı ölümler uzun,
Bütün hayatlar kısaymış...
Salı, Ocak 08, 2013
ve bunun adına yalan derler
bir kulunu çok sevdim
o beni hiç sevmiyor
tribine girmicem tabi...
ama
alışkanlıklar ve hayaller kolay bırakılmıyor.
o beni hiç sevmiyor
tribine girmicem tabi...
ama
alışkanlıklar ve hayaller kolay bırakılmıyor.
ben bu kadar vefasız değilim
niye bıraktın ki yazmayı ender... hayatta sana yazmak kadar iyi gelen bir şey var mıydı? yoktu. hiç bir zaman da olmayacak sanırım. kahverengi sert kaplı defretimi özledim. ne zamandır kalem tutmuyorum, onu bile hatırlamıyorum...
insanın hayatı rutine biniyorya bazen. işte bende o hiç olmuyor. belki bazen rutinden çıkıyorum. uzun da sürmüyor bu. kısır döngümü özlüyorum. yaptığım hataları -yaptığım aynı hataları tekrar yapmak istiyorum. sil baştan. öyle çekiyor ki içine beni girdabım. öylesine kaçamıyorum işte...
yazmayı da unutmuşsun ender. ender? çok değişmişsin yavrum. eski takıntın yok artık.
hayatım cümlelerden ibaret olsa, koca hikayenin özneleri değişiyor bir tek. nesne aynı. yüklem aynı. zaman ilerliyor ona yapabileceğim bir şey yok, mekan da neredeyse aynı. özlem seni terketti. çağla seni terketti. ahmet seni terk etti. hayatıma bu isimlerle insanlar girmedi orası ayrı.
paslanınca pasını kolay atamıyor da insan
bileği burkulduğuna yürüyemediği gibi
varupda martılara simit bile atamamak gibi
ya da aniden çekip gitmek
bazen iki boyutlu bir grafik gibi hissediyorum kendimi
serbest dalgalanmaya bırakılmış bir çizgi gibi
kırılma noktaları öyle sivri oluyor ki inanamıyorum çoğu zaman
dibe vurmuşken bir rüzgar geliyor
alıyor
savuruyor
yer çekimi yokmuş gibi sürekli çıkarıyor
sonra birden
birden öyle ters esiyor ki
başka yöne doğru
zavallı benin tam tersine doğru çekip gidiyor sıcaklığını buz gibi esintiye çevirip içini yaktıktan sonra
yer çekimini hatırlıyorum
yıllardır road runner'ın peşinden koşan zavallı coyote gibi
sonrasını hepimiz biliyoruz
ardından bir durgunluk dönemi
ve aynı yönden yeni bir esinti
en çok koyan da ne biliyor musun?
seni hiç bırakmayacakmış gibi gelip
aniden
aniden üzülüyor gibi çekip gitmesi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)