Cumartesi, Ocak 12, 2013

yirmi dokuz ekim p1

son otobüsü bekliyorum. hatırlamıyorum, en az yarım saat geçmiştir. gelmiyor. üsküdar'dan gitmeye karar veriyorum. gelen ilk otobüse biniyorum. çok seviyorum kulaklıklarımı.

nihayet kadıköy'e ulaştığımda toplanma ve kalkış saatine çok var. yaklaşık bir saat. son ses fit for rivals'ın crash'ını çalarken kendimi aksiyon filminde hissediyorum. hep böyle hissederim. müzik harika bi' gaz verir bana. müzik çalıyor. ve ben dokunulmazım, durdurulmazım.

haldun taner sahnesi'ne varmam on dakikamı alıyor. arkadan dolaşıyorum. henüz kimse gelmemiş. bir-iki genç grup var. yüksek saksılı bir ağacın dibine oturup sigara yakıyorum. ardından bir tane daha. yavaş yavaş insanlar geliyor. bir sigara daha. kalkış zamanına beş dakika kala görevli görünümlü bir kız geliyor, yanında biri daha. elinde listeler var. sanırım yolcu listeleri. tek tek bağırıyor. ismim bu listede değil. etrafına toplanan kalabalıktan "ben okunmadım" şikayetleri. kız, kutlamacılara açıklama yapıyor. çok geçmeden ilk grubu yönlendirdiği araca doğru ilerliyor.

yine çok geçmeden geri geliyor, ikinci grubu çağırmaya. listede yine yokum. benimle birlikte başkaları da yok. bunu tartışırlarken ve ben konuşulanları dinlemeye çalışırken bir çocuk geliyor. "araçlarımıza el kondu, gelin arkadaşlar" diyor. takip ediyoruz. otobüsün içinde yolcular, ön tarafta bir polis şoförü sıkıştırıyor. arabanın önünde bir kaç kişi var. ne olduğunu anlamadan otobüsü durdurmaya çalışıyoruz. biri "hey, içerde yolcular var. nereye?" diye bağırıyor.

bir şeyler oluyor. kimse tam olarak bilmiyor. tek bilinen bir şey var: hep birlikte ankara'ya gideceğiz. bir karambol yaşanıyor. kimse ne yapılması gerektiğini bilmeden bağırıp çağırıyor. sloganlar, sitemler... sonunda bizi çağıran çocuk pes edip bizi arkadaki otobüse yönlendiriyor. herkes yerleşme derdinde arkaya doğru çaktırmadan aceleyle ilerliyor. otobüsü dolduruyoruz bir şekilde. çok geçmeden aynı çocuk "arkadaşlar, inelim. son bir eylem koyup dönüyoruz."

iniyoruz. otobüsün önünü kapatıyoruz. şoför gıdım gıdım ilerleme peşinde. bir amca tekerleklerin çok az yakınına çöküp yatıyor. böyle böyle beş-on dakika harcıyoruz. polis şefi bizi ikna edemiyor. olaylar büyüyor ve caddenin tamamını kapatıyoruz. bir kaç kamera ışığı görüyorum o kargaşada.

sonunda çevik kuvvet geliyor. sahil tarafında kaldırımların biraz önü, otobüs hizasında bir çizgi oluşturuyor. kalabalığı adım adım caddenin bölmesine doğru itmeye başlıyor. fakat haber bültenlerinde "tanıtım"ını yaptıkları tekniklerle değil. bayağı bildiğin şeffaf kalkanlarını ittire ittire. kadınlar ve yaşlıları geçi çekiyoruz. yerimizi korumaya çalışıyoruz. parça halinde geri püskürtüldüğümüzü eşsiz bir telepati ile anlayıp kollarımızı birbirine geçiriyoruz. artık daha güçlüyüz. yan durup omuzlarımla kalkanları ittirmeye çalışırken bacaklarıma tekmeler yiyorum. hem komik hem acı anlar. karşımdakinin kimin polisi olduğuna, cumhuriyeti korumak için yemin etmiş adamın cumhuriyet bayramı'nı kutlamaya giden adamın aracına el koyup -buna karşı çıktığında böyle bir muamele yapmasına şaşırıyorum.

itiş kakış üç dört dakika böyle gidiyor. polisin sabrı taştığının farkındayım. ama yapacak bir şey yok. direneceğiz. arkamdaki kadın "artık dur" diyor. tamam artık, dur... dinlemiyorum. direnişe devam. bir iki dakika daha böyle geçiyor. en az beş adım bizi püskürttüler. bizim de dayanacak sabrımız ve gücümüz kalmıyor artık, durumdan sıkılıyoruz. durun! seslerine kulak asıyorum. bir yarım dakika böyle. sonunda kendime gelip, polisin olduğu yerde durduğunu ve benim ittirmeye çalıştığımı farkediyorum.

duruyoruz. polis şefinden söz alıyoruz. bakacaklar... görevli çocuğun da elinden bir şey gelmiyor. bizi sahile doğru yönlendiriyor. acele tarafından bir basın bülteni hazırlanıyor, bir kağıt parçasına. okunuyor. bekliyoruz. bir şeyler yapılacak.

bekliyoruz.

bir saat geçiyor. elinde imkanı olanlar şahsi olarak gidiyor, arabalarını doldurup.

bekliyoruz.

elinde imkanı olanlar servis araçları, minibüsler vb. arıyorlar.

bekliyoruz. ve hala polis bizi bekliyor. atatürk'ün anıtındayız. bekliyoruz.

saat ilerliyor. sonunda biri çıkıp altı küçük otobüsün yolda olduğunu söylüyor. tanıdıkmış. aniden organizasyon ayarlıyoruz. üçlü beşli gruplara ayrılıp buluşma noktalarına dağılıyoruz. bu arada trabzon tgb'den bir arkadaşa rastlıyorum. konuşuyoruz.

grubumla bir taksiye binip, carrefour'un önündeki altgeçitte iniyoruz. arkamızdan başka bir taksi. ve bir tanesi daha. saat iki civarı. yol boş. bir grup insan yürüyor. buluşma noktası. bekliyoruz. bekledikçe insan yığılıyor. artık 40-45 kişiyiz. yolun kenarında öyle belirginiz, öyle kabak gibiyiz ki insanları ara sokaklara yönlendiriyorum. artık görevlimiz yok, bu işi ben üstleniyorum.

bekliyoruz. yaklaşık bir saat. sonradan ayarladığımız araçlar trafikte yakalanıyorlar. son biri kalmış yakalanmayan. onu bekliyoruz. aramızdan ayrılanlar oluyor, saatlerce büyük bir sabır ve inatla beklememize rağmen. kimse istemiyor aslında evine dönmek.

sınırlı sayıda koltuk. kimin gideceğine karar vermeye çalışıyoruz. ve tekrar bölünüyoruz. kimileri harem'e gidiyor. kimileri tekrar evlerine. artık 30-35 kişiyiz. önce yaşlıların binmesine karar veriliyor -gençler nasılsa bir yolunu bulur. sonra karar değişiyor -orada bizi neyin beklediğini bilmiyoruz. aileler ve yaşlılar gönülsüz kopuyor. tekrar bölünüyoruz. 13 kişilik yer var 20 kişiyiz. karar verdik ayakta gideceğiz.

bekliyoruz ve ilerliyoruz. araç bize gelemiyor biz araca gidiyoruz. geldiğimiz yolu geri yürüyoruz. numune hastanesi'nin içinden e5'e çıkacağız. demiryolunun üstünden geçerken "biz ne yapıyoruz" diyorum. saat üç. hastanenin içinden geçerken güvenlik bizi izliyor. otobüsü buluyoruz, nihayet.

şoför ayakta yolcu imkansız diyor. tekrar bölünüyoruz. sabaha karşı e5'te insan bırakmak zorunda kalıyoruz. ve yola çıkıyoruz. kutlamaya başlamadan yorulduk. fakat sanırım bu daha bir şey değil. ankara'dayız.

hikayemi bitirmeye üşendim. laptop da sıcaktan pişmek üzere. daha sonra tamamlarım.

youtube'un da sikilmesi hiç iyi olmadı. zaten bilgisayarda müzik yok. nasıl sinir oluyorum.

not: blogumu takip etmeyi bırakmalısın artık. oldum ben. soğudum ve eski kırıcı, adeta sikip atıcı yazılarıma geri döneceğim. genelde böyle yaparım. artık okumamalısın.

edik: youtube'a girememe sorununu çözdüm. ağlayabilirim -becerebilirsem. müziksiz ben ölürüm galiba.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder