yok öyle bi'şey.
sabah kafam yastığa gömülüyken fısıltı gibi babamın sesini duydum. her sabahki gibi uyandırma servisi görevindeydi. saat kim bilir kaç. bir şeyler söyledi. tabi ki anlamadım. kafamı kaldırır gibi yaptım. gitti. iki saniye sonra kafamı tekrar gömdüm yastığa. yorganın dışı öyle soğuktu ki.
sanki beş dakika geçmiş gibi tekrar uyandım. babamın sitemiyle. "ohoo" dedi. bu sefer daha uyanıktım. ama hala uyku sersemi. "kalk" muhabbetinden sonra biraz daha kendime geldim, yatakta doğruldum. mükemmel bir acelesi varmış gibi -her zaman böyledir- aniden dışarı yöneldi. çok küçük bir sesle "hemen gittin de sanki ben yine kafayı koyamıyorum geri" dedim. bir şeyler dedi, yine duymadım anlamadım.
kalkıp bilgisayarı açtım. bakındım oraya buraya. kahvaltı hazırladım. saralleli ekmek ve kahve.
evlilik programlarında bugün "stüdyoda gerginlik" temaları hakimdi. ne tesadüftür, her ikisinde birden aynı konular. hayat ne garip. oyunlar, piyesler.
bir ara rom'daki yapmam gereken şeyi yapmak üzere yukarı çıktım. kardeşim bilgisayarın başında sikik şarkılar dinliyordu. kalkmasını söyledim. orayı burayı kapatmaya çalıştı. "acelem var iki dakka sonra girersin yine" deyip kaldırdım. işimi halletmeden önce bir yazı okudum. dokundu. işimi hallettim. bir melankoli sahnesi.
aşağı indim. çok geçmeden amcam geldi. içimden "bana bulaşmasa" dedim. gerçi artık o da iyi biliyor bana bulaşılmayacağını. o gitti. annem geldi. tamam dedim sıçtım artık. her zaman yaptığı şeyin karesini alıp tekrar yapacak. "neyin var"... bir şeyler sordu. sordu, sordu. neyse ki "sayı sayıyorum bi' dur." diyebildim. yemek yapmasını söyledim. çıktı.
işimi bitirip ben de çıktım yukarı. yemek hazırmış. annem havuç isteyip istemediğimi sordu. istemedim. aslında daha sonra canım çekip rendenin temizlendiğini görmeme rağmen fikir değiştirmiş gibi isteyecektim. istedim ama boş ver dedim. düşüncelerimi içimde tutamıyorum ben.
ısıtıcıyı çalıştırdım. yemeğimi hazırlayıp odama gittim. annem suyu ne yapacağımı sordu.
- içicem.
- kaynar su mu içicen?
- hayır ılık su içicem.
odadan içeri girdi, boyunluk taktığımı daha önce de görmesine rağmen;
- boğazın mı ağrıyo senin?
- evet.
- ilaç alim mi?
- al.
cevaplarımın net ve bitirici olduğu kadar annemin soruları (her zamanki gibi) heyecanlı ve sürekliliğini korur şekildeydi.
- adı neydi senin ilacının?
- penos.
- kaç paraydı?
- on küsür.
git artık, git anne.
doldurduğum yarım tabağın yarısını yedim, kaldırdım mutfağa. babamın daha önce kullandığı ilacı aldım. çıkmak için hazırlanmaya başladım. uzun çorap almaya yukarı çıkarken ben ne yapacaktım diye düşündüm yolda. odama varana kadar bulmalıydım bunu! çorapları aldım, dize kadar çıkanlardan. annem banyodaydı. giderayak sorgudan kurtuldum. çizmelerimi giydim. çok seviyorum onları, özellikle karın yirmi santimi bulduğu günlerde.
iyi akşamlar dileyip girdim içeri. dolaplara bakındım. bulamayıp sordum mecburen:
- dark var mı?
- kaç tane?
- bir.
çıkardı. bir de selpak istedim ve beş lira uzattım. "beş yirmi beş" diye bir ses. 5,25. yazıyla beş yir mi beş. içmeyeli neler olmuş. normali de yoktu zaten. kahveli vardı. onu bulduğuma şükretmeli.
parka yöneldim. betondan top sahalarını ışıklandırmışlar. çok gereği vardı sanki. manzaramı bozuyor! her şeye rağmen güzelsin be boğaziçi... ilaç gibisin.
boş şişeyi çöpe atıp sağlık ocağının karşısındaki eczaneye yöneldim. istek katsayısı alkolün etkisini gerçekten çok değiştiriyor. kapıyı usulca açarak içeri girdim. saatlerdir dışarıdaymış hatta bir yerlerde mahsur kalmışım gibi etrafa bakındım, gözlerim güvenlik kamerası arıyordu. sağdaki masada oturan kıza yaklaştım. sarhoş sarhoş bir şeyler sordum.
- merhaba, boğaz için ilaç var mı?
- sprey mi, antibiyotik mi?
- iyileştiren bi'şey.
sesinde hiç değişiklik yoktu. rafların birinden, yukarda olanlarından bir şeyler arandı. bunu yaparken onu süzüyordum. bir kaç dakika sonra olacakları düşünüyordum. o da bunu bildiğinden uzun tuttu aramasını. bir ilaç çıkarıp uzattı. alırken eline dokundum, geri çekmedi. ilacı tezgaha bıraktırıp elini tuttum. dokunuşumda özür dileyici bir sertlik vardı.
- sevgilin var mı?
- var.
olup olmamasının bir önemi yoktu. bunu o da biliyordu. gözlerimi tekrar binanın köşe duvarlarında gezdirdim hızlıca.
- kamera yok.
gülümsemesini gizleyemedi. kolundan tutup arkaya sürükledim. beni hafifçe itip ışıkları kapattı. döner dönmez koşmaya başlayıp üzerime atladı. kucağımda arka odaya ilerlerken bir yandan dudaklarından kurtulup önümü görmeye çalışıyor bir yandan üstündeki gereksiz şeyleri çıkarıyordum.
...
kapıyı açtığımda her zamanki gibi annem dikildi karşıma. eve dönüş sorgusu. gripten ölecek kadar burnu tıkalı olsa kokuyu alır. bira ve kadın kokusu. sorduğu sorular fon müziği gibi gelirken üzerimi çıkarıyordum. bugün kursu vardı, neden gitmedin ki be kadın ne işin var evde.
- anne çık dışarı canım sıkkın.
birileri benim blog'a google'dan arayarak giriyor. bunu biliyorum. bilmesi gereken kimse ya da bunu bilmesi gerekiyor mu bilmiyorum
ama
bunları salt kendim için yazıyorum.
bence böyle günlük gibi olmuyor. kısa hikayelerime geri dönmeliyim...
not: seni seviyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder